Sevgili Alex, Hayır, bu köşede senin futbol performansını ya da takımınla birlikte yaşadığın dramı yazıp yorumlamayacağım.
O konuda nasıl olsa her gün herkes bir şeyler yazıyor. Futbolda böyle gel git’ler olur. Bu oyunu zaten belirsizliği, önceden hesaplanamaması yüzünden her hafta artan bir heyecanla, ama asla eksilmeyen bir sevgiyle izliyoruz...
Senin olağanüstü yeteneklerine de tanığız, Fenerbahçe’nin hiçbir şeyle kıyaslanmayacak büyüklüğüne de. O nedenle her sporcunun, her takımın yaşayabileceği hayalkırıklıkları ve başarısızlığı geçici bir durum olarak değerlendiriyorum.
Sevgili Alex, sana Zeliha ve Fabio için yazıyorum.
Onları tanımıyorsun. Ben de tanımıyorum. Ama yine de yaşadıkları trajediye insani duygularımızla bir tepki verebilir, onlara çaresiz olmadıklarını gösterebiliriz.
ZelihaTaner (27) Denizli’de yaşayan bir genç kızdı. İnternette chat yaparken Brezilyalı bilgisayar mühendisi Fabio Massalino(31) ile arkadaş oldular. Sonra birbirlerini sevdiler... Massalino Türkiye’ye gelip Zeliha ile el ele, yüzyüze tanıştı. Gençler, ailelerinin de onayını alarak yedi ay önce evlendiler.
Ama kader...
Brezilya’nın Campa Carende kentinde yerleşip mutlu bir hayatı paylaşmaya başlayan çiftleri ölüm ayırdı.
Zeliha, önce zatürre hastalığına yakalandı, sonra böbrek taşı düşürdü... Kasım 2009’da verem hastalığına yakalandığı anlaşıldı. Ameliyat edilmesine rağmen 16 Şubat’ta öldü.
Zeliha’nın ailesi, kızlarının naaşının doğduğu topraklarda defnedilmesini istiyor. Ne yazık ki hem ailenin hem de damatlarının 10 bin dolar dolayındaki bu nakil masrafını ödeme gücü yok. Acılı insanlar resmi kurumlardan da olumlu bir yanıt alamadılar ve Zeliha’nın naaşı maalesef günlerdir morgda bekliyor.
Sevgili Alex, ne demek istediğimi anlamışsındır.
Bu iki gencin yürek sızlatan öyküsüne buradan katılıp cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için yardım edebilirsin...
Senin kalbinde böyle bir insanlık damarının olduğunu düşünüyorum.
Sana yazana kadar bu ülkenin insanlarına, kurumlarına da yazabilirdim elbet.
Ama ülkemizde oynayan tüm Brezilyalı oyuncularla Türkiye Brezilya arasında bir sevgi köprüsü oluşturduğunuzu biliyorum. Sen bu sevgi köprüsünün en değerli parçası, kilit taşısın.
Bu kadarı yeter.
Artık ne yapacağını biliyorsun...
Tıpkı topla buluştuğun zamanlardaki gibi!
Fırat’ın suratı
Fırat Aydınus hakkında hep olumlu düşünmeye çalıştım. Onu anlamaya, oluşturduğu yeni hakem profilini sevmeye gayret ettim.
Çünkü harika bir iletişim yöntemi bulmuştu... Yüzünde güller açıyordu. Futbolcuyla, teknik adamlarla konuşurken sevgi ve saygının plakasını bu güleryüzle gösteriyordu.
Çok olumlu geri dönüşler aldığını da biliyordum.
Ama saha dışındaki Aydınus, o kadar sevimli değildi. Sizi sürekli kısık gözlerle izleyen, sohbetinizden ya da konuşmalarınızdan sürekli bir ofsayt durumu arayan, fırsat bulduğunda iğnelemek için elinden geleni yapmaya hazır bir avcı tipiydi bu.
Anlaşıldı, onunla arkadaşlık edemezdim. Bir çok hakem dostum, arkadaşım olduğu halde Fırat benim arkadaşım olmak istemiyordu. Sadece benimle değil, çoğu kişiyle o kapıları kapattığını düşündüm. Olabilir, dert etmedim.
Pazar günü Beşiktaş Galatasaray maçında hiç beklemediğim bir Aydınus portresi beni şoke etti.
Fırat Aydınus, güleryüzünü Bursa’daki maçta (Bursaspor-Trabzospor) bırakmıştı. O maçta da Umut Bulut’u nasıl azarladığına hep birlikte tanık olmuştuk. Ama yine de Ertuğrul Hoca ile süresi uzamış güleryüzlü muhabbeti ona yakışıyordu.
Derbiye gelince şaşırdık...
Kararlarını bir yana bırakıyorum... Kaşlar çatık, yüz gergin... Konuşmalar sert ve kesin.
Olmadı Fırat,
Bu ne surat!
Yanal’la helalleşme süreci
Türkiye Futbol Federasyonu Futbol Genel Direktörlüğü.
Ersun Yanal’ın yeni unvanı bu.
Artık doğrudan maç performanslarıyla ilgili bir sorumluluk taşımayacak. Ama antrenör eğitiminden herkes için futbol programlarına, A Milli Takım dışında kalan bütün alt yapı takımlarına kadar her şey bu genel direktörün sorumluluğu altında. Yetkisi de aynı oranda.
Kendi adıma Ersun Yanal’ın Türk Futbolu için en yararlı noktaya geldiğini söyleyebilirim.
Geçen yıl Ekim ayında Wolfsburg maçına uçarken Başkan Özgener’le uzun uzun konuştuk... Ben Milli Takım’ın başına mutlaka bir yabancının, olursa Hiddink’in gelmesi gerektiğini anlattım. Sonra da A Milli Takım dışında futbolda yeniden yapılanmamız gerektiğini, oraya gerçekten inançla, heyecanla hizmet verebilecek değerli bir hocanın şart olduğunu filan söylüyordum ki Başkan sözümü kesti:
“Ersun Yanal’a ne diyorsun ?”
Yüzümün umutla aydınlandığını hissettim. Akıl için yol birdir dercesine başkanın elini sıktım. O kararını çoktan vermiş, ancak federasyondaki arkadaşlarına henüz danışmamıştı. Ersun Hoca’nın adını bu nedenle yazmadım.
Her neyse bu kararla benim vicdanım da rahatladı.
Ersun Yanal, yıllar önce bize bir değer olduğunu gösterdi. Bilimle, metodla, araştırmayla, emekle çok önemli işler yapıyordu.
Ne var ki yönetici dediğimiz insanları ikna etmekte, onları belli bir projeye sonuna kadar inandırmakta o kadar usta olamadı.
Denizlispor, Ankaragücü, Gençlerbirliği, Manisaspor, A Milli Takım ve Trabzonspor...
Her birine büyük projeler ve büyük iddialarla gitti. Hepimizi büyüleyen heyecan fırtınaları yarattı. Ne yazık ki hiçbir projesine fırsat tanımadık. Projelerini tamamlayamadan ya o görevi bıraktı, ya da bizler onu bıraktık.
Unutmayalım, 2006 Dünya Kupası elemelerinde görevden alındığı zaman Türkiye “katılabilme” pozisyonundaydı.
Yanal’ın büyük projelerle, tam ve tek yetkili olarak Türk Futbolu’nun altyapı patronluğuna getirilmesi, hem gelecek adına sevindiricidir, hem de Özgener’in “adam” kimliğine yakışır bir gönül alma, helalleşme sürecinin başlangıcı.
İşte hendek, Ersun Hocam...
Develer de seni bekliyor...
Kolay gelsin!