Fenerbahçe futbol takımının kuruluşundaki yanlışı sezon başında anlatmaya çalıştım.
Alex, Deivid, Roberto Carlos, Bilica, Santos, Cristian...
Aziz Yıldırım döneminin 1 numaralı kaynak ülke Brezilya’dan devşirdiği 6 futbolcu..
Bunlara ilaveten Lugano ve Güiza..
Portekizce konuşan 6 Brezilyalı artı İspanyolca konuşan 2 oyuncu...
Fenerbahçe adeta bir Latin takımına dönüşmüş, Brezilya patentiyle kalıplanmıştı.
Hep saha içi performanslara, skor tabelalarına bakan ve daha ötesini merak etmeyenler, bu duruma ses çıkarmadılar. Hiç itiraz etmediler. Dahası Başkan Aziz Yıldırım’ın oluşturduğu bu formülle heyecanlandılar.
Oysa ortada bir aidiyet sorunu vardı.
Yabancıların performans katkısı, Fenerbahçelilik aidiyetini oluşturmaya yetmiyordu. Sezon ortasında ille de memleketine dönmek isteyen ve plaketle uğurlanan Roberto Carlos örneği, yabancı oyuncuların Fenerbahçe’ye bağlılıkları konusunda beklenen uyanışı da sağlamadı. Takımda o aidiyeti oluşturacak yerli oyuncuların bulunması gerekiyordu.
Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Emre Belözoğlu, Semih Şentürk, Mehmet Topuz, ara transferde katılan Gökhan Ünal ve Özer Hurmacı, oynayanları ve oynayamayanlarıyla birlikte bu aidiyeti oluşturacak kimlikten ve liderlikten uzaktılar.
Son haftalarda Emre Belözoğlu’nun öne çıkan performansı ve liderliği de maalesef aidiyet oluşturmaya yetmedi.
Fenerbahçe’deki Brezilyalı ağırlığı, Alex’in vazgeçilmez oyuncu statüsü, Güiza’nın asla değiştirelemez hali, takım kimyasının bozulmasına neden oldu.
Dahası, böylesine “Latin” bir takımı yönetecek adam da bir Alman, Daum olmamalıydı.
Ne yazık ki Dede’den eli yanan Yıldırım, üç yıl aradan sonra Daum’u yeniden İstanbul’a getirdi.
Bir başka yanlış formül de Aykut Kocaman oldu.
Fenerbahçe’de “tek adam”ın tercih ve kararlarıyla sürüp gelen yönetim anlayışında sportif direktöre yer yoktu. Yine de iyi niyetle, Kocaman’ın yapacakları beklendi.
Hayır, hiçbir şey yapamadı.
Görev tanımı bilinmeyen, tüm ilişkisini başkanla oluşturan, teknik direktörle diyalog kuramayan (ya da kurmayan) Kocaman, sadece bir süs pozisyonuna indirgendi.
Aslında, Daum’u göreve getiren kişinin Yıldırım değil, Kocaman olması gerekirdi... O’nun seçtiği, göreve önerdiği ve O’na karşı sorumlu tutulacak bir teknik direktör, bugün olduğu gibi sportif direktörü yok sayamazdı. Yıldırım’ın transferden hazırlık programına kadar her konuda kapısını çalan Daum’u, hiç görüşmeden Aykut Kocaman’ın odasına göndermesi gerekirdi, olmadı!
Sekiz haftalık 24 puan büyüsü çabucak bozulurken, 15 haftada ancak 11 puan kazanmanın formülü budur...
Bu formül, en başta akla bile gelmeyen aidiyet sorununu ortaya çıkarır, sonra performansları düşürür ve nihayet hayalkırıklığı yaratır.
Bu formül Fenerbahçe’nin kimyasını bozmuştur...
Korkarım ki hayallerini de bozacaktır!
İngilizce bilmeyen düşman!
Fenerbahçe’nin İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşısında uğradığı 2-1’lik yenilgi, kötü futbolun sonucuydu elbette.
Ama bu kötü futboldan önce başarısızlığı bir hakem sorunu olarak ele aldılar.
Başkan Vekili Nihat Özdemir, hakem Fırat Aydınus’un önemli maçlarda yaptığı önemli hataları sıralayarak “Fenerbahçe düşmanlığını sürdürdü!” dedi.
Bu açıklamanın, maçın hemen ardından sıcağı sıcağına yapıldığını ve Özdemir’in amacını aşan terimler kullandığını düşünebiliriz. Ama ertesi gün hiç bir düzeltme beyanı gelmedi.
O zaman da şu soruları sormak şart oldu :
1) Aydınus neden Fenerbahçe düşmanı olsun? Bu düşmanlıktan kazanımı ne olabilir?
2) Madem düşman olduğuna inanıyorsunuz, MHK ve kamuoyu önünde bu hakemin kariyerini bitirmek için ne yaptınız?
3)Fenerbahçe düşmanı hakemler varsa, Fenerbahçe dostu hakemlerin de olması gerekir. Hakem dostlarınızı açıklar mısınız?
Fırat Aydınus maçın günah keçisi oldu ya, Hürriyet de kendisini İngilizce bilmemekle tanımlamış.
Güiza-Ekrem temasında, rakibine neden kırmızı kart göstermediğini soran Güiza’ya “You haven’t ball” demiş Aydınus. (Topun yok,topa sahip değilsin) gibi... Ama editör arkadaşlar beğenmemişler bu İngilizce’yi. İki cümleyle ders veriyorlar.
Elbette saha içindeki bu diyalogu nasıl öğrendiklerini bilmiyorum. Ama Aydınus’un Güiza’ya yeterli yanıtı verdiğini söyleyebilirim. Kolej değil, ayak üstü İngilizcesi...
Fazlasını isteyenler, hakem kurslarını Oxford’da düzenleyebilir!
Çağrı pusulası
Bugünkü Honduras milli maçının kadrosu, kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı. Oğuz Çetin, tek yetkili olarak adaylara çağrı pusulası gönderirken İbrahim Toraman, Fatih Tekke ve Gökdeniz Karadeniz’i Fatih Terim dönemindeki gibi dışarıda bırakmıştı.
ÖzellikleToraman çok kırıldı bu duruma. “Acaba adam mı öldürdüm de çağırmıyorlar. Ne yaptım, suçum ne ?” demekten kendini alamadı.
Araştırdım. Oğuz Hoca bu kadroyu ilan ederken, Hiddink’le her şeyi konuşmuş. Bu dışlananlar konusunu da açmış.
Sonunda çağırmamaya karar vermiş. Gerekçesi de şu : “Bugün ben çağırır, yarın da Hiddink dışarıda bırakırsa çok yanlış ve haksız bir durum oluşur. Böyle bir yanlışı hiç arzu etmem!”
Oğuz Hoca’ya ilk maçında yüklenmenin haksızlık olduğuna inanıyorum. Örneğin Ekrem ve Turgay Bahadır’ın milli takıma çağırılması konusunda da hiçbir ihmali yok. İki futbolcu Avusturya’nın özel maçlarında oynayabilirler... Önemli olan resmi maçlarda oynamamaları.
Şunu da ekliyor hoca : “Tabii, bizi tercih ettiklerinde vatandaşlık haklarını kaybedecekler. Bu bizim karşımızdaki en büyük engel!”
Alkışlar Eurosport’a!
15 günde 180 saat durmaksızın anlattılar, bilgi verdiler, olimpik ruhumuzu canlandıran yorumlar yaptılar.
Eurosport’a gönülden bir teşekkür borcumuz var.
Çoğumuzun bilmediği körling gibi sporlar da dahil, tüm dalları anlattılar.
3 altın, 1 gümüş, 1 bronzla Vancouver Kış Olimpiyat Oyunları’nın kraliçesi olan astım hastası Maritz Björgen’i tanıttılar bize. Kırık kaburgayla kayaklı koşu- sprintte finale kadar ulaşıp, 32 yaşında son olimpiyatını 1 bronzla onurlandıran Slovenyalı Petra Majdiç de alkışlarımızı aldı.
Bağış Erten’e bu başarıdaki emekçi arkadaşları sordum...
Maşallah Çin ordusu gibiler. Sadece adlarını yazıyorum: Onur, Dağhan,Uygar, Şevket, Başak, Yiğit, Caner, Gürsoy, Emre, Ozan, İbrahim, Burak, Emir,Yücel ve Burçak...
Hepinize teşekkür, kucak kucak!