24 Mayıs 2012, Perşembe


AVRUPA LİGLERİ

Uğur Meleke GLOKALugur.meleke@milliyet.com.tr Tüm Yazıları 19 Ocak Perşembe 2012

Ronaldinho kolaydı, Shaqiri zor

Ronaldinho, 4 yıl önce Fenerbahçe’nin gündemine gelmişti. Önceki sene aylarca Beşiktaş/Robinho flörtü konuşuldu. Nihayet geçtiğimiz hafta bu kez Galatasaray, Ronaldinho ile ilgilendi. 2008’de ve 2010’da da aynı düşüncedeydim, bugün düşüncem çok daha kuvvetlendi: Bu transferlerde artık masada güçlü olan taraf yıldız futbolcu değil, İstanbul kulüpleri... Artık sorumuz, “Ronaldinho/Robinho, G.Saray’a/Beşiktaş’a gelir mi?” değil, “G.Saray/Beşiktaş, Ronaldinho’yu/Robinho’yu almalı mı?” diye olmalı. 
Bu tezin dayanak noktası da basit... Avrupa’nın 4 büyük liginin elit takımlarının (yani ManU, Chelsea, Valencia, Bayern, Inter vs. sınıfının) ilgi alanının dışına çıkmış veya şansını oralarda deneyip başarısız olmuş oyuncunun önünde zaten çok sayıda cazip seçenek yok. Bu liglerin orta sınıf takımlarının bütçeleri kısıtlıdır, cazip maaşlar ödemezler; üstelik Avrupa kupalarına gitme şansları da zayıftır. O yüzden Ronaldinho’ya/Robinho’ya veya Eto’o’ya, Wigan-Nürnberg-Siena grubu genelde cazip gelmez; yıllarca belli bir düzeyde mücadele ettikten sonra rotaları orta sınıfa dönmez.
Bu durumda önlerinde birkaç seçenek kalır: Asya (BAE, Katar) kulüpleri çok para öderler, ama Avrupa televizyonları maçlarını yayınlamaz. Dolayısıyla ulusal takımı da, büyük turnuvaları da unutmak zorunda kalırsın. Brezilyalılar’ın kendi ülkelerine dönme nedeni de genelde ulusal takımın dikkat çemberi içinde kalmak oluyor; ama tabii Asya’dakinin beşte biri maaşa razı olarak!
ABD’de (özellikle batıda) hem iyi para kazanır, hem güzel iklimlerde/modern kentlerde yaşarsınız. Ama Avrupalılar’ın uyuduğu saatlerde top oynadığınız için orada da unutulma riskiniz yüksek. Üstelik 7-10 saat farkı; 10-15 saatlik uçuş mesafeleri nedeniyle ailenizle/25 yıldır alıştığınız hayatla temasınız kesilme noktasına gelir.
Asya ve Amerika’ya nazaran yine en makul tercih Avrupa’dır. Ama Avrupa’da da (Yunanistan’daki büyük ekonomik kriz sonrası) beş büyük ligden ayrılan iyi oyuncuları istihdam edebilecek ekonomik güç sadece Rusya ve Türkiye’de kalmıştır. Ancak Rusya’nın sert iklimi, uzun kış tatili, zorlu uçak seyahatleri göz önüne alınınca İstanbul tüm bu seçeneklerin yanında cennet misali kalmaktadır.  
Harika bir şehir... Tüm Avrupa’ya 2-4 saatlik uçuş mesafesi... Yalnızca 1-2 saat farkı... Şampiyonluk ve Avrupa kupaları yarışı... İyi maaş, düşük vergi... Tüm bunları yan yana koyduğunuzda İstanbul takımlarının transfer masalarında neden kuvvetli olması gerektiği anlaşılıyor zaten.
Ama Shaqiri meselesi biraz daha farklı. Türkiye klasmanına yakın bir ligde yeni parlayan bir oyuncunun hedefinin 4 büyük ligin devleri olması çok doğal. Hele Shaqiri’ye Bayern’in, Inter’in filan ilgisi ciddiyse (ki Bayern ilgisinin ciddi olduğunu Orhan Uluca’dan öğrendik); bu oyuncunun (kulübünün dayatması dışında bir nedenle) İstanbul’a gelmesini beklemek çok mantıklı değil.
İstanbul takımları tabii ki İsviçre’den, Belçika’dan, Hırvatistan’dan Shaqirileri, Yattaraları bulmaya çalışmalı. Ama Yobo, Niang, Melo, Muslera, Quaresma, Zago gibi 5 büyük ligde denemiş/başarmış/rüştünü ispatlamış adamların da Türkiye performansları ortada. İstanbul şehri, bu adamlar için ciddi bir cazibe merkezi. Öyleyse bu avantajın da farkında olmak lazım...

 

Yüzde 3
Şike bulutları öyle ağır ki, TFF’nin kupayla ilgili yaptığı doğru statü değişikliğini hiç konuşamıyoruz bile... Nihayet bir federasyon, (gelişmiş ülkelerde eşi benzeri olmayan) bu beşli grup garabetini kaldırdı. Üstelik kupayı, heyecanın/adaletin dozunu artıracak eliminasyon düzenine çevirdi. Böylece kimsenin takip edemediği o puan durumu saçmalığı ortadan kalktı; alt lig takımlarına da büyükleri gerçekten eleyebilecek şans tanındı.
Yalnız bu mükemmele yakın kupa formatında sanki bir ufak rötuş daha yapılabilir, üçüncü ve dördüncü turda maçlar seri başı olmayan takımların evinde oynanabilirdi gibi geliyor bana... G.Saray Adana’ya, F.Bahçe Konya’ya, Bursa Urfa’ya gitse hem alt lig takımlarının terfi umutları artar; hem de futbolun kitlelere yayılması, her vilayetin büyük takım izleyebilmesi güzelliği yaşanırdı.
Olmadı. Üstüne bir de şanssızlık yaşandı. Süper Lig’in beş şampiyonu birden kurada küçük topu çektiler ve üçüncü turda ev sahibi olmayı başardılar! Her 5 takımın kurada rakibinden küçük topu çekip ev sahibi olma ihtimali 1/32 (1 bölü 2 üzeri 5) idi, yani yüzde 3 civarındaydı. Maalesef yüzde 3 gerçekleşti, hiçbir Süper Lig şampiyonu üçüncü turda deplasmana gitmedi! Dileğimiz dördüncü turda da “yüzde üç”ün yaşanmaması...  

 

Gazetem Milliyet
Bendeniz, bundan tam 7 yıl önce, 18 Ocak 2005’te ilk kez Milliyet binasından içeri girdim. Yedi yıldır da burada stajyer/editör/yazar olarak çalışıyorum. Yedi yıl gibi kısa sürede Milliyet’te iki patron, üç yayın yönetmeni değişti; tek bir şey değişmedi: Milliyet arkadan okunan gazete olma hüviyetini sürdürdü, Cem Şengül yönetimindeki spor servisi Abdi İpekçi/Namık Sevik’ten devraldığı bayrağı onuruyla taşımaya devam etti.
Son şike sürecinde (gizlilik kararı sürüyorken) belki Milliyet’te mahkemeden sızdırılmış evrakı okumadınız; ama bu gazete zaten 2 yıldır Bochum Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturmayı kamuoyuna ilk ve eksiksiz olarak ileten yayın organıydı. Bu süreçte Milliyet’in manşetlerinde Twitter (namı diğer tevatür) kaynaklı doğruluğu şüpheli duyumlar yer almadı; ama talimatnamenin değişmesi gerekliliğini 6 ay önce ilk olarak bu sayfalarda okumuştunuz.
Gazetem şu anda belki tarihinin en sıkıntılı sürecinden geçiyor, büyük bir yönetim kargaşası yaşanıyor. Ama benim 7 yıldır olduğu gibi bugün de içim rahat... Çünkü biliyorum ki bu spor servisindeki tüm arkadaşlarım, patronaj veya popülarite odaklı değil yalnızca namus odaklı çalışır. Maksatları sosyal paylaşım sitelerinde fenomen olmak değil, sabah bayiden gazetesini alan okura haberi en ciddi ve en doğru haliyle iletmektir.
Ben de bu serviste yedinci senemi doldurduğum bugün, bu yapının küçük bir parçası olmaktan duyduğum gururu sizlerle paylaşmak istedim. Mutlu haftalar.

Reklamlar & Kişisel Ürünler
©Copyright 2012